YENİDEN YAŞANMAZ
Ulusumuza bilinmeyen bir çağda Türk adının yakıştırılmasını çok sevdik. Türk türemiş, yaratılmış veya kudretli insan demekti. Aynı zamanda güçlü anlamını da taşıyordu. Adımızı bengü taşlara kazıdık. Çocuklarımıza öğrettik. Gittiğimiz her yeni coğrafyada Türk adımızla tanıttık kendimizi. Çin’den Doğu Roma’ya, İran’dan Mısır’a varana dek her yerde insanlara Türk adını ezberlettik. Komşu uluslar atalarımızın barbar olduğunu yazdılar kitaplarında. Yüzlerce yıllık töremizi görmezden geldiler. Kültürümüzü küçümsediler. Bazen iyi şeyler de yazılmıyor değildi. Kimisi sözünün eri insanlar olarak, kimisi cesaretleriyle, kimisi fiziksel güzelliğiyle atalarımızı andı kayıtlarında. Ne ki iki tarafın da inkâr edemediği, ortak noktada birleşmek zorunda kaldığı bir konu vardı: Türk demek güçlü demekti. Türk gibi güçlü diyorlardı. Atalarımız bir kentin kapılarına dayandıkları zaman aynı kaderi daha önce yaşamış halklar, analarınız size yas tutmaya başlasın diye haber gönderirlerdi.
Fakat hem geçmişte hem de bugün adımızın hakkını verip veremediğimiz konusu bence tartışmaya açık bir husus olmuştur. Kaşlarınızı çatıp sayfadan biraz uzaklaştığınızı görür gibiyim. “Neredeyse beş bin yıl boyunca kimsenin burun kıvıramayacağı mühim fetihler gerçekleştirdik. Doğuda Çin’den batıda Macaristan’a, güneyde Mısır’dan kuzeyde taygalara kadar adaletle hükmetmediğimiz âdem oğlu kalmadı. Sadece fetihlerimizin sonuçlarını yorumlamak için bile ciltler dolusu kitap yazmamız gerekebilir.” dediğinizi duyar gibiyim. Evet. Bunların hepsi doğru. Girilmez denilen kalelere girdik. Aşılmaz denilen çölleri bir nefeste aştık. Asla ele geçirilemez denilen kentlere sahip olmayı başardık. İmparatorluklar yıktık. İmparatorluklar kurduk ama asıl gücün yenilmez savaşçılara sahip ordular kurmak olmadığını anlayamadık. Dahası yegâne güç zannettiğimiz savaşma becerilerimize rağmen hâlâ tam anlamıyla güvende olmadığımızı söylüyor devletimizi yönetenler. Etrafımızın etlerimizi didiklemek isteyen sırtlanlarla kuşatılmış olduğundan söz ediyor. Eğer tarih kitaplarımızda anlatılanlar doğruysa siyasetçilerimiz yalan söylüyor olmalı. Hiç kimse bize saldırmayı aklından geçirmemeli, ayranımızı kabartacak sözler sarf etmekten ödleri patlamalıydı. Geçmişte yaptıklarımızı tekrar yapabileceğimizi düşünüp uykuları kaçmalıydı. Oysa bugün kimsenin bizden korktuğu falan yok. Kimisi devlet başkanımıza “Ahmak olma!” deme cüretini gösterirken kimisi cirmine bakmadan bize ait olan adalara bayrağını dikmeye cesaret edebiliyor. Bazısı ancak gece karanlığında yiğitlik gösterip karakollarımızı bombalarken bazısı güpegündüz, sokak ortasında askerimizi, polisimizi şehit ediyor.
Öyle veya böyle 21. yüzyıla gelene dek ulusal varlığımızı korumayı başardık. Birçok ulusun kıskanarak okuyacağı muazzam bir tarihi birikime sahibiz. Buna rağmen fanteziler dünyasında yaşamakta inat ediyoruz. Elimizde atalarımızın hayal bile edemeyeceği olanaklar varken bunları nasıl kullanacağımıza dair hiçbir geçerli projemiz yok.
Çok açık ki bizler yani, Anadolu Türkleri 21. yüzyılda yaşamıyoruz. Genel olarak bu yüzyıla ait (ve bizi bir sonraki yüzyıla taşıyacak olan) düşünme becerilerine sahip değiliz. Bütün analizlerimizi komplo teorileri merkezinde yapıyor, çözüm yollarını hamasetle üretmeye çalışıyoruz. Bu konuda politikacıları ve popüler sosyal medya kullanıcılarını rehber ediniyoruz. Oysa en çok uzak durmamız gereken insanlar onlar. Çünkü her iki gurubun da ürettiği içeriklerin odak noktası etkileşim kurup fayda sağlamaktan ibaret. Üstelik başvurdukları kaynaklar taraflı ve kullandıkları yöntemler zararlı. Maalesef mevcut hâlimizle Ortaçağ Avrupa’sına öykünüyor gibiyiz.
Ne yapacağız o halde? Tasımızı tarağımızı toplayıp geldiğimiz Asya bozkırlarına geri mi döneceğiz? İyiyle kötüyü aynı çuvalın içine atıp geçmişimizi inkâr ederek her şeye sıfırdan mı başlayacağız?
Hayır. Asla. Tarih yeniden yaşanmaz ama yeniden yazabiliriz. Hikâyemizi yeni baştan çözümleyebiliriz. İhtiyacımız olan tek şey usta bir tamirci gibi düşünmek. Yani, arızaya kimin sebep olduğuna değil onu ortaya çıkaran nedenlere odaklanmak.
